Okuldan yorgun argın gelmişim. Çantamı koydum kenara. Aslında fırlatırım. Hiç sevmem öyle çantamı çıkartıp yerleştirmeyi. Okuldan eve dönen öğrenci psikolojisidir bu değişmez: Eve varış kazanılmış savaştır! Kazanılan savaşın en güzel kutlandığı an ise kapının eşiğinden antreye fırlatılan çantadır. Çantayı sonra toplarız, o ayrı bir durum. Dağıtırım toplarım, döverim severim!Karnım açtır, alışkanlıktır önlükle televizyon karşısında uzanmak. O sıralarda mutfağın hali anne elinden mahrumdur. Çalışan anne mutfağı! Televizyon izlenirken buzdolabının içi hayal edilir, bir nevi zaman kazanılır. Yorgun bedenim çaresizce evde anne olmadığına isyan ederken kendini bir süre televizyonun pırıltılı dünyasına kendini bırakır. Yılların verdiği tecrübe, çalışan anne çocuğu olmanın verdiği kendine güvenle birleşerek tost mu yumurta mı yoksa değişiklik olsun bu sefer sandviç mi yapsak soruları akıllarda belirir. Okuldan gelen bir çocuk önlüğünü çıkarmadan bir duble televizyon alır, sebebi de budur!
Kapıyı anahtarla açmak zorunda olan bir ilkokul öğrencisi için okul sonrası durumları böyle başlar.
Okulum 3 'te biterdi. Sabahçı akşamcı durumları söz konusu olmadığından “lan ibo seni babamdan fazla görüyorum” espirilerinin havada uçuştuğu dönemlerdi. Günün 2/3 lük kısmı her gün aynı insanlarla geçerdi. Bir okul gününün daha sonuna geldik. Ali topunu çıkaracak, evimizin altındaki dükkanın –tükan demek ayrıca keyiflidir- kepenklerine ‘çattttt!!!!!! cooooooottttt!!!!!’ kulak tırmalayıcı sesi verdiğinde benim de artık dışarı çıkma vaktimin geldiği kendini tüm mahalle sakinlerine tüm çıplaklığıyla belli edecekti. Top her kepenge çarpışta ben biran önce elimdeki sandviçi – tost yapımı zor, zaman alıcı yumurta da kahvaltıda yenmiştir- bitirip Ali ‘nin artistliğine bir son vermem gerektiğini anlıyordum. Ali babasının futbol delisi olması itibariyle mahallenin top yükünü çekerdi. İyi çocuktu top benim tripleri yapmadan sırası gelince kaleye geçmesini bilse de üfürükten yediği gollerle fırıldak ali –fırılda kali- olarak hatırladığımız bir veletti. Ali ‘nin annesi çalışmazdı. Evde, patlayan bir topu yenisiyle değiştirebilecek gerekli finansman desteğini sağlayacak her zaman birisinin olduğu anlamına geliyordu bu. Oysa benim için evde anne olması okuldan sonra çantamı fırlatamayacağım, ama hergün sandviç yemek zorunda olmayacağım anlamına gelirdi. Ama gelmedi. O günlerde kimse anahtarın ne işe yaradığının farkına varmazken bende 2 adet anahtarı taşıyabilen Tom Jerry tipli anahtarlık vardı. Birini Tom ‘a takarken diğerini Jerry ‘e takabiliyordunuz.
-Oğlum bunla o mavi kapalı dış kapı var ya, onu açabiliyorsun.
--Hadi oradan! O kapı bir kere zile basmadan açılmaz.
-Babam verdi bunu. Yerine sokup çevirince kapıyı açabiliyorsun.
--O zaman neden annem bana “araya terlik koydum Ali, gelince kapıda kalma “ diyor?
Sınıfta anahtar taşıyan tek öğrenci olarak, aksesüar kültürünü ilkokul seviyesine kadar indirmeyi başarabilmiştim. Sandviç yapabilen ve eli bıçak tutabilen bir öğrenciydim. Henüz elma kesemesem de ekmeği dilim seviyesine getirebiliyordum. Annem eve gelince hikaye sonlanır, üst baş düzeltilir, banyoya uğramadan olmaz zaten. Akşam yemeği keyifle yenir, kaçırılan goller rüyaya girer ve yeni bir güne yolculuk başlar…
Kapıyı anahtarla açmak zorunda olan bir ilkokul öğrencisi için okul sonrası durumları böyle başlar.
Okulum 3 'te biterdi. Sabahçı akşamcı durumları söz konusu olmadığından “lan ibo seni babamdan fazla görüyorum” espirilerinin havada uçuştuğu dönemlerdi. Günün 2/3 lük kısmı her gün aynı insanlarla geçerdi. Bir okul gününün daha sonuna geldik. Ali topunu çıkaracak, evimizin altındaki dükkanın –tükan demek ayrıca keyiflidir- kepenklerine ‘çattttt!!!!!! cooooooottttt!!!!!’ kulak tırmalayıcı sesi verdiğinde benim de artık dışarı çıkma vaktimin geldiği kendini tüm mahalle sakinlerine tüm çıplaklığıyla belli edecekti. Top her kepenge çarpışta ben biran önce elimdeki sandviçi – tost yapımı zor, zaman alıcı yumurta da kahvaltıda yenmiştir- bitirip Ali ‘nin artistliğine bir son vermem gerektiğini anlıyordum. Ali babasının futbol delisi olması itibariyle mahallenin top yükünü çekerdi. İyi çocuktu top benim tripleri yapmadan sırası gelince kaleye geçmesini bilse de üfürükten yediği gollerle fırıldak ali –fırılda kali- olarak hatırladığımız bir veletti. Ali ‘nin annesi çalışmazdı. Evde, patlayan bir topu yenisiyle değiştirebilecek gerekli finansman desteğini sağlayacak her zaman birisinin olduğu anlamına geliyordu bu. Oysa benim için evde anne olması okuldan sonra çantamı fırlatamayacağım, ama hergün sandviç yemek zorunda olmayacağım anlamına gelirdi. Ama gelmedi. O günlerde kimse anahtarın ne işe yaradığının farkına varmazken bende 2 adet anahtarı taşıyabilen Tom Jerry tipli anahtarlık vardı. Birini Tom ‘a takarken diğerini Jerry ‘e takabiliyordunuz.
-Oğlum bunla o mavi kapalı dış kapı var ya, onu açabiliyorsun.
--Hadi oradan! O kapı bir kere zile basmadan açılmaz.
-Babam verdi bunu. Yerine sokup çevirince kapıyı açabiliyorsun.
--O zaman neden annem bana “araya terlik koydum Ali, gelince kapıda kalma “ diyor?
Sınıfta anahtar taşıyan tek öğrenci olarak, aksesüar kültürünü ilkokul seviyesine kadar indirmeyi başarabilmiştim. Sandviç yapabilen ve eli bıçak tutabilen bir öğrenciydim. Henüz elma kesemesem de ekmeği dilim seviyesine getirebiliyordum. Annem eve gelince hikaye sonlanır, üst baş düzeltilir, banyoya uğramadan olmaz zaten. Akşam yemeği keyifle yenir, kaçırılan goller rüyaya girer ve yeni bir güne yolculuk başlar…


3 yorum:
Çok hoş blog olmuş. Yazıda süperdi. Başarılar diliyorum.
Teşekkür eder, yine bekleriz.. (:
hmmm tam gün okul dönemleri güzeldi. okuldan eve dönüşşler... Bisikletime atlayıp küçük şehrin hiç bilmediğim yerlerine tek başıma keşfe çıkmak, arkadaşlarla çete kurmak, kız kaçıran olsun torpil olsun patlatmak vardı benim çocukluğumda... Birde babamın çalıştıgı yerdeki köpekleri hatırlıyorum...:)
Yorum Gönder